Troya Savaşı'ndan bugüne!
Hüsnü Çelebi

Pencereden süzülen güneşin altın sarısı ışıkları doğrudan kraliçe Hekabe’nin yüzüne vuruyordu. Sabah güneşi hiç bu kadar rahatsız edici olmamıştı. Huzursuz bir ifadeyle gözlerini açtı, yatağında doğruldu. Gördüğü rüyanın etkisiyle bir süre bekledi. Sonra Priamos’a rüyasını anlatmaya karar verdi.
"Korkunç bir şekilde karnımdan etrafa ateşler saçılıyordu, dumanlar içindeydim...’’ dedi. Din adamlarına ve kahinlere koşulsuz itibar eden Troya kralı, bu rüyayı yorumlamalarını istedi. Aralarından biri, "Kralım, kraliçemiz hamile... Fakat doğacak çocuk Troya’ya yıkım getirecek’’ dedi. Başını öne eğerek. Priamos ne diyeceğini bilemedi. Pencereye yöneldi, yıllarca uğraşıp kurduğu medeniyetin bir gün yok olabileceğine inanmak istemedi. Ülkesinin bekası için acı bir karar vermek zorunda kalacaktı.
Artık kraliçenin doğum zamanı gelmişti. Priamos endişeliydi. Tanrılara çok bağlıydı. Bu yüzden kahinlerin dediklerini görmezden gelemezdi. Çocuğun İda Dağı'nda bir yere bırakılmasını istedi. Acısını kalbine gömerek, ülkesinin selameti için gereken emri verdi. Ele avuca geldikten sonra emir yerine getirilerek, Troya’dan alındı, İda Dağı'na götürüldü.
Efsaneye göre sürüsünü otlatan bir çoban, çocuğun bir ayı tarafından emzirildiğini gördü. Bunda bir hikmet vardır inancıyla, onu yanına alıp büyütmeye karar verdi. Büyük sevap işleyecekti. 
Aradan yıllar geçmiş, çocuk büyüyüp delikanlı çağına gelmişti. Adı Paris idi.
Troya’da ise işler yolundaydı. Büyük oğul Hektor ordunun başına geçmişti. Güçlü bir orduya sahip olan kent, zengin bir ticaret ve kültür merkezi durumundaydı. Kraliçenin hamileliği, doğacak çocuk, kehanetler... Bunların hepsi geride kalmışa benziyordu. Atladıkları nokta ise kader tanrıçası üç kız kardeşin tamamen işlerinin başında olduğu katı gerçeği idi.
İnsanın ömrünün ipliğini Klotho dokurken, kız kardeşi Lakhesis, bu ömrün yani dokunan ipliğin uzunluğunu belirliyordu. Atropos ise bu ipliği yani ömrü, zamanı gelince keser atardı. Buna tanrılar bile karşı koyamazdı.
Troya’da bunlar olurken Olimpos’ta düğün hazırlıkları vardı. Neredeyse tanrıların hepsi toplanmıştı. Yenilmesi zor kahraman Peleus'un düğün töreni için tüm hazırlıklar tamamdı. Tanrılara layık ambrosia yenecek, yanında nektar içilecekti. Teselya’da bulunan Phthia kentinin kralı Peleus, bir tanrıça olan Thethis ile evleniyordu. Babası gibi kahramanlığı ile ün salacak olan Aşil, Thethis’ten doğacaktı. Güzel tanrıça ve Peleus'un düğününde hiç bir sorun çıkmasın düşüncesiyle tanrılardan biri özellikle davet edilmemişti. İhtilaf tanrıçası Eris...
Görkemli törenden haberi olduğunda kızgınlığından çalgına döndü. Üzerinde ‘en güzeli için’ yazılı bir altın elma hazırlayarak, Athena,Hera ve Afrodit'in bulunduğu alana doğru attı. Hiçbir isim yazılı değildi elmada.
Öyle bir karışıklığa neden oldu ki, neredeyse birbirine gireceklerdi. Çekiştirilen altın elmanın kime gideceğine Zeus karar versin diye ona danışmaya karar verdiler.
Uyanık Zeus üç tanrıça arasındaki topa girmek istemedi. Onlara ölümlü Troyalı Paris’in vereceği karara uymalarını tavsiye etti. İda Dağı'na gidildi.
Göknar ağaçlarının gölgesinde toplanıldı. Hera dünyanın krallığını, Athena savaşta yenilmezliği ve nihayet Afrodit en güzel kadının aşkını vaat ederek seçimini yapmasını istediler.
Troyalı Paris altın elmayı Afrodite uzattı. Rüşvetle kazanılan güzellik ünvanı ile 10 yıl sürecek olan Troya savaşının düğmesine basılmıştı. Afroditin güzel kadını Helena idi. Sparta kralı Menelaos'un karısı ...Böylece üç kader tanrıçasının kurgusu tıkır tıkır işliyordu. Paris Helena’yı Troya’ya kaçırdığında savaşın fitili de ateşlenmişti.
Binlerce asker ve savaş gemisinden oluşan Yunan ordusu harekete geçti. Menalaos onurunu kurtarmanın, abisi Miken kralı Agamemnon ise eline geçen muhteşem fırsatı kullanarak kenti ele geçirmenin derdine düşmüştü. Zavallı Menalaus herkesin Helena için geldiğini sanıyordu. Ama birilerinin başka hesapları vardı.
Savaş gemilerinden ilki Troya sahiline ulaştığında, Aşil ve korkusuz mırmidonlar saldırıya geçmekte tereddüt etmedi. İlk gün için küçük ama parlak bir zafer kazanan Aşil'in cesareti herkesin dilindeydi. Troya’nın koruyucu tanrısı Apollon'a adanan tapınak yağmalandı, herkes payına düşeni aldı. Agamemnon Aşil'in ganimetlerine göz koyduğunda işler karıştı. Askerleriyle birlikte savaşmayı bırakan Aşil'in yokluğu Yunan ordusuna zarar vermeye başlamıştı.
Kuzeni Patroklos bir gün onun savaş zırhını giyip askerlerin başına geçtiğinde ise işler dramatik bir hal almaya başlıyordu. Yunan ordusu Aşil sandığı Patroklos'u görünce cesaretle saldırıya geçti. Hektor onu görür görmez hedef seçti.
Herkes büyük kapışmayı izliyordu. Beklenmedik bir hamle ile rakibinin boğazını kesen Hektor gibi herkes şaşkındı. Sonra gerçek anlaşıldı.
Öldürülen Aşil'in küçük ve sevgili kuzeni Patroklos idi. Aşil deliye döndü, silahlarını kuşanıp Troya surlarının önüne giderek, var gücüyle ‘ Hektor’ bağırdı. Düelloyu kaybeden Hektor oldu. Cesedi arabanın arkasına bağladı, sürükleyerek ortadan kayboldu.
Savaşın sonraki zamanlarında sonucu değiştirecek hamleler gelmedi. 
Homeros’a göre 10 yıl süren savaşın sonunda güçlü kent surlarını ve dünyanın en iyi okçularını aşamayacaklarını anlayan Yunanlar, bir hile ile Troya’nın sonunu getirirler. Bir zamanlar gölgesinde tanrıçaların toplandığı, dünyanın ilk güzellik yarışmasına tanıklık eden Göknar ağaçları, şimdi dünyanın en büyük savaş hilesine malzeme olacaktı. Tahta at Yunanlar'a zaferi getirecekti. Kurnaz Odiseus, tahta atı yapmakla doğrudan kentin kalbine girecekti. Plana göre Yunan ordusu çekilmiş gibi bir koya gizlenecekti. Tahta at tanrılar için bir hediye olarak bırakılacaktı. Troyalılar tahta atı Zafer sembolü olarak içeri almaya karar verdiğinde her şey normal görünüyordu. Ancak korkunç hata daha sonra anlaşılacaktı. Atın içine saklanmış askerler gece olduğunda dışarı çıkarak nöbetçileri öldürecek, yıkım için ordunun geri kalanı içeri alınacaktı. Plan kusursuz bir şekilde işledi. Şehir tamamen yakılarak yağmalandı. Çığlıklar yükseliyordu gökyüzüne. Kaçıp canını kurtaranlar şanslıydı. Geriye kalanlar acımasızca öldürülüyordu. Kenti yerle bir ederek, nice yiğitlerin cansız bedenlerini geride bırakarak çekip gittiler.  
Troyanın merhametli ve korkusuz komutanı Hektor’u hayattan koparan savaş artık bitmişti. Aşil’in Hektor’u, Paris’in abisinin katili Aşil’i öldürdüğü, muhteşem Troya medeniyeti emperyalist saldırı ile yerle bir olmuştu. Paris’in doğum kehaneti gerçeğe dönmüştü. Bir rüya ile başlayan kurgu, kentin yakılıp yıkılması ile son buluyordu.
Homeros’un yaklaşık  M.Ö 800’lerde ortaya koyduğu İlyada’da anlatılan savaşın aşk uğruna yapılmadığı açık. Fakat taşıdığı sembolik anlam ve mesajlar üzerinden bakıldığında tarihte yaşanan bir çok savaş, menfaat çatışmasının röntgen filmine bakmak gibi geliyor bana. Geçen bunca zamana rağmen emperyalizmin amacı hiç değişmedi. Yeni metotlarla, bahanelerle menfaatleri için acı, gözyaşı ve yıkım bırakarak talana devam etti, edecek...
Tıpkı bundan 104 yıl önce Çanakkale’de yapmaya çalıştıkları gibi. Ancak artık, vatansever, merhametli, cesur, iyi yürekli diye tanımlanan Troyalı Hektor’un bıraktığı değerlere başka kahramanlar sahip çıkıyor.
Troya savaşının yaşandığı kentin kalıntıları arasında gezerken, Çanakkale’de verilen destansı şavaşı hatırlamadan edemiyorum. Emperyalist güçlerin acımasızca saldırısına direnen bütün kahraman şehitlerimizi rahmetle anıyorum.
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına selam olsun...



Sayfa Adresi: http://www.sonkaleizmir.com/yazar/Troya-Savasi-ndan-bugune/461