80 model kaygılar!
Birkaç hafta önce, konuşmaktan soğuttuğumuz kahvelerini özlediğim arkadaşımın evindeydim. Yine özlediğim kahvesini yapmıştı ve yine konu konuyu açmıştı; anlayacağın o kahveler yine soğumaya mahkûmdu!
Hayatlarımızda neler olup bittiğini, hayallerimizin en renkli hallerini, tökezlediğimiz anlarımızı konuşurken konu, 9 yaşındaki yeğeninin neler oynadığına geldi. Minik yeğen, evdeyse bilgisayarda, sokaktaysa arkadaşlarıyla GTA oynuyordu. ‘O ne?’ dedim, en ufak bir fikrim olmadan. Aksiyon, sürüş, rol yapma, gizlilik ve yarış temelinden yükselen ve ‘büyük otomobil soygunu’ anlamına gelen bir oyun olduğunu anlattı. Vay be, ne harika!!!
Merak edip ‘Zamane yavrucakları neler yapıyor?’ diye bakınınca söz konusu oyunun bir dönem şiddet temasıyla tartışmalara neden olduğunu ve suç dünyası içinde farklı nedenlerle yükselmeye çalışan ana karakterlere odaklandığını öğrenmiş oldum. Şifa versin; ne diyeyim! Sohbetin devamında, yeğeninin duygu dünyasından söz etti arkadaşım. İçe kapanık hallerinden, bu durumu çözmek adına bilmem kaç kez kapısı çalınan doktorlardan, uyanır uyanmaz içtiği kutu kutu meyve (!) sularından, patates kızartmasını çok sevdiği için annesinin ona günde iki kez patates kızarttığından...
Susarak baktık birbirimize ve çok şey konuştuk o suskunluk anında! Sonra kendi dünyalarımızı anımsadık. Arkadaşım da benim gibi 80 model olduğu için oyunlarımız, izlediklerimiz, yaptıklarımız birbirine çok benziyordu. İkimiz de bacaklarımıza sürtünen lastiklerin acısıyla uykuya dalıp rüyasında bile ip atlayan, ‘bu sefer bulamazlar’ dediğimiz yere saklanıp saklambaca özgü kalp atışlarını bugün bile ezbere bilen, bebeklerimizi giydirmeden uyumaya gönlü razı olmayan çocuklarmışız; bunlara gülümsedik birlikte...
Oynadığımız seksek ile aslında denge ve odaklanma üzerine pratikler yapmış olduğumuzu fark ettik. Belki de yogaya ilk başladığım zamanlarda tek ayak üstünde durmak çok zorlayıcıyken pratik yapa yapa tek ayak üstünde nefeslerce durabilmek çocukluğumun hediyesidir, kim bilir! İp atlayarak aslında kaslarımızı geliştirdiğimizi, saklambaçlı günlerde taktik ve strateji öğrenip öngörümüzün yolunu açtığımızı, yakan top oynadığımızda el, kol ve ayak kaslarımıza yatırım yapmış olduğumuzu fark ettik.
Elbette o zaman hiç kimse “hadi kızım, sokağa çık bir saklambaç oyna da öngörülerin gelişsin” demiyordu ama şanslıymışız ki sokakta büyüdük, şanslıymışız ki sosyalleşmenin ilk adımlarını mahalle arkadaşlarıyla birlikte attık ve yine çok şanslıymışız ki teknolojinin kirli yüzü bize görünmedi. İyi ki...
Zamanın değiştiğini kabul ediyorum. 80’leri özlüyorum elbette ama şimdilerde de birçok şey bu kadar kirletilmişken aradan sıyrılmanın mümkün olduğuna inanıyorum. Hani, sonunu başından tahmin ettiğimiz Yeşilçam senaryoları var ya, içimden onlara her fırsatta sarıldığımı itiraf etmeliyim. Hatta şu gün bile hayatın bir noktasında tıkanıp kalırsam defalarca izlediğim ve sonunda ne olacağını adım gibi bildiğim o filmlerden birkaçını açıp izlerim. Gülen Gözler, Neşeli Günler, Bizim Aile... Bunlar aklıma ilk gelenler... Listemin değişmeyen filmleri...
Her biri o tıkanma noktasında umudumu yeşertiyor, iyi hissettiriyor. İnsanız ve içimizde her duyguyu barındırıyoruz ya... Ben o duyguların hep görünür olduğu arkadaşlıkları, dostlukları, ilişkileri seviyorum hala, şu gün bile... Filtrelemelerim bu duygulara göre şekilleniyor. Ben unutursam yanımdakinin bana anımsattığı, o unutursa benim ona fısıldamaktan bıkmayacağım naiflikleri seviyorum.
Şimdiki zamanı yargılamıyorum; yalnızca 80’lerden kalma bir karakter olarak zaman zaman yabancılaşıyorum. Oynanan oyunların ve alışkanlıkların zamanla birlikte farklılaştığını kabul ediyorum; insan ilişkilerinin değiştiğini, zamanın renk değiştirdiğini de biliyorum.
Yalnızca ‘hassasiyetlerimizi, bizi insan olma yolunda ayakta tutan duygularımızı, kalbin naif taraflarını hangi zamana denk düşersek düşelim beraberimizde taşıyamaz mıyız’ sorusu, zihnimin bir köşesinde hep duruyor. Sonra bir an durup fark ediyorum ki umut, zihni sakinleştiriyor!
