Bugün Hipodrom’un kalbinde yükselen bu granit dikilitaşın hikâyesi, Roma’nın bile doğmadığı bir çağda başladı. (Hüsnü Çelebi'nin yazısı....)
Dikilitaşın doğduğu yer, Mısır’daki Karnak Tapınağı oldu. Yaklaşık MÖ 15. yüzyılda, Yeni Krallık döneminde hüküm süren Firavun III. Thutmose (yaklaşık MÖ 1479–1425) adına dikildi. Üzerine işlenen hiyeroglifler bir süs değildi; bir devlet ilanıydı. “Ben kazandım, ben fethettim, ben hükmettim” diyen taş bir dildi.
Yüzyıllar geçti. Mısır’ın gücü azaldı. Roma yükseldi. Akdeniz bir Roma denizine dönüştü. Eski tapınaklar ganimet sayıldı. Kutsal taşlar, imparatorluk propagandasının parçası oldu.
Ve bu dikilitaş, bir gün yerinden söküldü.
Bu taşı taşımak yalnızca mühendislik değildi; bir meydan okumaydı. Çünkü bu, Nil’in hafızasını Roma’nın başkentine götürmekti. Gemiler geldi, halatlar gerildi, taş yerinden oynatıldı. Denizler aşıldı.
Sonunda taş Konstantinopolis’e ulaştı.
Roma’nın doğudaki başkentine.
Bugün gördüğümüz dikilitaş, MS 390 yılında İmparator I. Theodosius tarafından Hipodrom’un ortasına dikildi. Altına yapılan mermer kaide ise en az taş kadar anlamlıydı. Kaidede Roma kabartmaları işlendi: imparator locada oturdu, halk alkışladı, yarışlar başladı. Yani taşın üstü Mısır’dı, altı Roma’ydı. İki imparatorluğun dili tek bedende birleşti.
Hipodrom ise bir eğlence alanından çok daha fazlasıydı.
Hipodrom, halkın devlete sesini duyurduğu yerdi. Maviler ve Yeşiller denilen fraksiyonlar yalnızca taraftar grupları değildi. Şehrin siyasi damarlarıydı. Burada at yarışları yapılırdı ama asıl yarış, halkın öfkesiyle sarayın gücü arasındaydı.
Ve bu taş, bu gürültünün içinde her şeyi gördü.
MS 527’de tahta çıkan Justinianus da o taşın gördüğü imparatorlardan biri oldu. Justinianus’un hayali büyüktü: Roma’yı yeniden birleştirmek, kaybolmuş Batı topraklarını geri almak, Akdeniz’i yeniden Roma’nın gölü yapmak.
Ama büyük hayallerin bedeli ağır oldu.
Vergiler arttı. Seferler para istedi. Halkın sırtı büküldü. Kapadokyalı Yuhanna maliyeyi yönetti, sertleşti, tahsilat arttı. Tribonianus hukuk düzenini yeniden yazdı, ama halk bu düzeni adalet değil baskı gibi algıladı. Üstelik şehirde dinî gerilim de büyüdü. Ortodoks çevreler ile Monofizitler arasındaki çatışma, saray politikalarının içine sızdı.
İşte bu ortamda, Roma tarihinin en sıra dışı figürlerinden biri sahneye çıktı:
Theodora.
Theodora yalnızca bir imparatoriçe değildi. O, Konstantinopolis’in alt sınıflarından sarayın zirvesine çıkmış nadir bir kadındı. Babası Hipodrom’da hayvanlarla çalışan bir bakıcıydı. Ayı oynatıcısıydı.Theodora çocukken Hipodrom’un bağırışını duydu. Kalabalığın nasıl yükseldiğini, nasıl düştüğünü öğrendi. Daha genç yaşta sahneye çıktı. Dans etti. Güldü. Alkış aldı. Fakat o alkış, bir sevgi değildi; bir tüketimdi.
Theodora bunu erken gördü.
Sonra bir gün Konstantinopolis’ten ayrıldı. Hecebolus adlı bir adamla yola çıktı. Antakya’yı gördü. Suriye’nin şehirlerinden geçti. Afrika’ya ulaştı. Pentapolis civarında yaşamaya zorlandı. Ama orada terk edildi. Bir kadın için terk edilmek sıradan bir acı gibi görünebilirdi. Fakat Theodora için bu, hayatta kalma dersinin en sert bölümü oldu.
Ayağa kalktı.
Şehir şehir dolaştı.
Bazen aç kaldı, bazen yalnız kaldı. Bir süre Mısır’a gitti. İskenderiye’de din adamlarının çevresinde yaşadı. Monofizitlerin öğretilerini dinledi. Çölde rüzgârın ne kadar acımasız olduğunu gördü. Orada, sarayın bilmediği bir şey öğrendi: insan yalnızca iktidarla değil, inançla da ayakta dururdu.
Theodora Konstantinopolis’e geri döndüğünde artık eski Theodora değildi.
O artık yalnızca “güzel bir kadın” değil, katıksız bir iradeydi.
Justinianus onu gördüğünde, sarayın beklediği gibi davranmadı. Theodora’yı saklamadı. Onu küçümsemedi. Hatta onunla evlenebilmek için yasayı değiştirdi. Çünkü o dönemde sahne kadınlarıyla evlilik, saray çevresinde kabul edilemezdi.
Justinianus bu engeli kaldırdı.
Ve Theodora imparatoriçe oldu.
Bu olay, Roma’nın toplumsal düzeninde bir kırılma yarattı. Saray Theodora’dan nefret etti. Senatörler onu tehdit olarak gördü. Rahipler onu günah diye fısıldadı. Fakat Theodora geri adım atmadı. Çünkü o sarayda değil, sokakta büyümüştü. Sarayın entrikası ona yabancı değildi.
MS 532 yılının Ocak ayında Nika Ayaklanması patladı.
Bu isyan bir gecede doğmadı. Yılların vergisi, yılların adaletsizliği, yılların yoksulluğu ve Hipodrom’un bitmeyen fraksiyon kavgası birikti. Bir idam günü ipler koptu, iki mahkûm idam ediliyordu. Kalabalık bunu Tanrı’nın işareti saydı.
Maviler bağırdı.
Yeşiller bağırdı.
Ve ilk kez aynı kelimeyi haykırdılar:
“Nika!”
Zafer.
Kalabalık Hipodrom’dan taştı. Sokaklara yayıldı. Konstantinopolis yandı. Evler kül oldu, dükkânlar çöktü, kiliseler yıkıldı. Ayasofya’nın eski yapısı alev aldı. Senatörler fırsat kolladı, Hypatios’u imparator ilan etmeye kalktı. İsyan artık sadece bir halk patlaması değil, bir taht kavgasına dönüştü.
Justinianus korktu.
Kaçmak istedi.
Gemiler hazırlandı.
Ve o gece Theodora konuştu.
Kaynakların aktardığı o söz, yalnızca bir cesaret cümlesi değildi; bir imparatorluğu yerinde tutan kudretli bir duruştu.
“İmparatorluk moru, en güzel kefendir.”
Theodora şunu söyledi: kaçmak, tahttan vazgeçmekti. Tahttan vazgeçmek ise Roma’dan vazgeçmekti.
Justinianus kararını değiştirdi.
Belisarios ve Mundus Hipodrom’a asker soktu. Kapılar kapandı. Kılıçlar indi. Kaynakların verdiği rakama göre yaklaşık 30 bin kişi Hipodrom’da öldü.
İsyan bitti.
Şehir sustu.
Ama o sessizlik huzur değildi. O sessizlik korkuydu.
Justinianus bu felaketin ardından Roma’nın gücünü yeniden göstermek istedi. Bu yüzden Ayasofya’yı yeniden yaptırdı. İnşaat MS 532’de başladı, MS 537’de tamamlandı. Yeni Ayasofya, Roma’nın “ben hâlâ buradayım” deme biçimi oldu.
Theodora ise yalnızca cesaretle değil, politik hamlelerle de etkili oldu. Monofizitlere karşı daha yumuşak bir tutum aldı. Sarayın dışladığı bazı dini grupları korudu. Kadınlar için yasaların düzenlenmesinde etkili olduğu söylendi. Fahişeliğe zorlanan kadınların korunması, evlilik ve miras hukukunda bazı iyileştirmeler, onun adının etrafında dolaşan gerçekler oldu.
MS 548’de Theodora öldü.
Justinianus uzun süre yaşadı ama artık yalnız kaldı. MS 565’te öldüğünde ardında yalnızca savaşlar ve kanunlar değil, bir kadının gölgesini de bıraktı.
Bugün Sultanahmet Meydanı’nda duran Karnak granit dikilitaşı hâlâ yerinde durur.
Mısır’ın güneşini gördü.
Roma’nın öfkesini gördü.
Nika’nın yangınını gördü.
Justinianus’un korkusunu gördü.
Theodora’nın cesaretini gördü.
Ve insan ister istemez düşünür:
İmparatorlar ölür.
Kalabalık değişir.
Şehir yanar.
Şehir yeniden kurulur.
Ama taş kalır.
Belki de bu yüzden o dikilitaş, İstanbul’un ortasında yalnızca bir eser değil, tarihin sessiz tanığıdır.