folkart, orion,
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Haritanın ötesindeki hikaye: İspanya'nın Afrika'daki toprakları ve Akdeniz'in değişmeyen gerçeği

Haritanın ötesindeki hikaye: İspanya'nın Afrika'daki toprakları ve Akdeniz'in değişmeyen gerçeği

Haritalar bazen gerçeğin tamamını anlatmaz.

Avrupa kıtasında yer alan bir ülkenin Afrika'da toprağı olması ilk bakışta şaşırtıcı gelir. Oysa İspanya'nın Afrika'nın kuzey kıyısındaki Ceuta ve Melilla şehirleri, sadece iki küçük yerleşim yeri değildir. Bu şehirler, yaklaşık beş yüz yıllık bir tarihin, sömürgeciliğin, göçün, dinlerin, kültürlerin ve bugün yeniden şekillenen uluslararası siyasetin kesiştiği noktalardır.

Bu hikâyeyi anlamak için beş asır geriye gitmek gerekir.

1492 yılı yalnızca Amerika'nın keşfedildiği yıl değildir. Aynı zamanda Endülüs medeniyetinin sona erdiği, Granada'nın düştüğü ve İspanya'nın yeni bir döneme girdiği tarihtir. Aynı yıl, Katolik Krallar sadece Müslüman hâkimiyetine son vermedi; Yahudilere de ya Hristiyanlığı kabul etmelerini ya da ülkeyi terk etmelerini emretti. Yüz binlerce Yahudi, yüzyıllardır yaşadıkları İspanya'dan ayrıldı. Bunların önemli bir bölümü Osmanlı Devleti'ne sığındı ve İstanbul'dan Selanik'e, İzmir'den Saraybosna'ya kadar birçok şehirde yeni bir hayat kurdu. Müslümanlar için de durum farklı değildi. Onlar da sürgün ve baskılarla baş etmek zorundaydı.

İspanya ise aynı dönemde yüzünü denizlere çevirdi. Amerika'da büyük bir sömürge imparatorluğu kurarken, Akdeniz'in güney kıyılarında da stratejik noktaları kontrol altına almaya başladı. Melilla 1497'de, Ceuta ise daha sonra kesin olarak İspanyol egemenliğine girdi. Amaç sadece toprak kazanmak değildi; Akdeniz ticaretini kontrol etmek, Kuzey Afrika'dan gelebilecek tehditleri uzakta karşılamak ve Avrupa'nın güney kapısını güvence altına almaktı.

Aradan beş yüz yıl geçti ama bu stratejik düşünce değişmedi.

Bugün Ceuta ve Melilla coğrafi olarak Afrika'da, siyasi olarak ise Avrupa Birliği'nin sınırları içinde bulunuyor. Dünyada başka benzeri çok az olan bu durum, iki küçük şehri küresel siyasetin merkezlerinden biri hâline getiriyor.

Çünkü burası sadece bir sınır değil; iki farklı dünyanın buluştuğu yerdir.

Bir tarafta Avrupa'nın yüksek yaşam standardı, diğer tarafta Afrika'nın yoksulluk, işsizlik ve düzensiz göç baskısıyla mücadele eden ülkeleri vardır. Aradaki mesafe kilometrelerle değil, ekonomik ve sosyal şartlarla ölçülür.

Bu nedenle Ceuta ve Melilla, yıllardır düzensiz göçün en önemli geçiş noktalarından biri olmayı sürdürüyor. Binlerce insan tel örgüleri aşmaya ya da denizi geçmeye çalışıyor. Kimisi Avrupa'da yeni bir hayat kurma umuduyla yola çıkıyor, kimisi ise hayatını bu yolculukta kaybediyor.

Ancak göç meselesi artık yalnızca insani bir dram değildir. Aynı zamanda uluslararası siyasetin de önemli araçlarından biri hâline gelmiştir. Devletler zaman zaman göçü bir baskı unsuru olarak kullanabiliyor; sınırlar sadece güvenlik değil, diplomasi meselesine de dönüşüyor.

Son dönemde Ceuta çevresinde yaşanan yoğun göç hareketleri yeniden dikkatleri bu bölgeye çevirdi. Bunun ardından sosyal medyada ve bazı yorumlarda, İspanya'nın Gazze konusunda İsrail'e yönelik sert eleştirileri nedeniyle bu göç baskısının arttığı yönünde iddialar ortaya atıldı. Ayrıca Fas ile İsrail'in son yıllarda geliştirdiği diplomatik ilişkiler de bu yorumlara eklendi.

Gerçekten de Fas ile İsrail arasındaki ilişkiler son yıllarda belirgin biçimde gelişti. Diplomatik temsilcilikler açıldı, ekonomik ve güvenlik alanlarında iş birliği arttı. Buna karşılık İspanya, özellikle Gazze konusunda Avrupa'da İsrail'i en sert eleştiren ülkelerden biri oldu.

Ancak bütün bu gelişmeleri tek bir neden-sonuç ilişkisine bağlamak doğru değildir. Bugüne kadar Ceuta'daki göç hareketlerinin İsrail-İspanya ilişkileri nedeniyle planlandığını ortaya koyan doğrulanmış bir kanıt bulunmamaktadır. Ayrıca böyle bir konuda kanıt aramak ne kadar doğru bir yaklaşım o da tartışmalıdır. Uluslararası siyasette aynı dönemde yaşanan olaylar her zaman birbirinin sonucu olmayabilir. Bu nedenle yorum ile gerçeği birbirinden ayırmak gerekir.

Ceuta ve Melilla'nın asıl önemi de burada ortaya çıkıyor.

Bu iki şehir bize tarihin hiçbir zaman tamamen bitmediğini gösteriyor. Beş yüz yıl önce atılan adımlar, bugün hâlâ Avrupa'nın güvenlik politikalarını, Afrika'nın göç rotalarını ve Akdeniz'in jeopolitiğini etkiliyor.

Bir zamanlar İspanya, deniz aşırı topraklar elde ederek dünyanın en büyük emperyal güçlerinden biri olmuştu. Bugün ise aynı ülke, Afrika kıyısındaki birkaç kilometrekarelik toprağını koruyabilmek için Avrupa Birliği'nin sınır güvenliği politikalarının merkezinde yer alıyor. Tarihin ironisi de belki tam burada başlıyor.

Ceuta ve Melilla, geçmişin bugüne bıraktığı iki küçük mirastan ibaret değildir. Onlar, sömürgeciliğin, din savaşlarının, zorunlu göçlerin, küresel eşitsizliğin ve uluslararası diplomasinin aynı coğrafyada nasıl iç içe geçtiğini gösteren canlı örneklerdir.

Bazen dünya siyasetini anlamak için büyük başkentlere değil, haritada büyüteçle ancak görülebilen küçük noktalara bakmak gerekir. Çünkü bazı sınırlar, sadece iki ülkeyi değil; geçmiş ile geleceği de birbirinden ayırır.