Bugün küfrettiğin, yarın şükrettiğin olabilir!
Son günlerde beynimi tırtıklayan bazı duygular var. Üstelik benimle hiç ama hiç ilgisi olmayan bir sorunun içinde buluverdim kendimi. İzninle içimi sana dökebilir miyim?
İki gece önce, günü kapatmaya hazırlandığım sırada telefonumun çalmasıyla başladı her şey. Saat 00.45’ti. Telefonun diğer ucunda çok sevdiğim biri, başka çok sevdiğim biriyle ilgili hararetli bir dert yanma halindeydi. Gecenin o saatinde başıma ne geldiğini anlayamayıp onu dinlemeye başladım. Sakinleştirmeye çalıştım, olmadı. Moral vermeye çalıştım, o da işe yaramadı. ‘Bu sorun benimle ilgili değil, konunun muhatabıyla bunu konuşmayı denedin mi?’ dedim, yine duvara çarptım! Ne desem olmuyordu ve kendimi bir anda sorunun orta yerinde, ara bulucu olmamı bekleyen bir halde buluverdim. Konuşma bitti.
Bu kez taraflardan diğeri aradı. Onu da dinlemeye başladım. Az önceki konuşmanın bir benzeri yaşanıyordu ve telefonun diğer ucundaki o çok sevdiğim insan, öfkeyle bağırıp çağırıyordu. Birkaç telefon görüşmesinden sonra bu konuşmaları dinlemenin bana iyi gelmediğini fark edip ‘sonu her ne olacaksa olsun, sorunlarınızı önce birbirinizle konuşmalısınız’ deyip kendimi görüşmelere kapattım.
Gecenin o saatinde, benimle hiç ilgisi olmayan bir sorunun tam ortasında dinleyici olmaya itirazım elbette yok ama çözüm bende değilse ve her iki taraf da çözüm arıyorsa demek ki konuşulması gereken kişi o anda ben değilim! Sanıyorum ki bazen ‘yetişkin’ olarak gördüklerimiz de ‘ergenlik’ yaşayabiliyor! Bu senin de benim de karşılaşabileceğimiz bir durum. İnsanız ve her zaman sakin, mantıklı süreçlerden geçemiyoruz. Ama içimizde ne beslersek onu büyüttüğümüz kesin!
O gece, gerginlik yüklü iki konuşmanın üzerime yapışıp kalmaması için bana iyi geleceğini bildiğim şeyler yaptım. Önce ılık bir duş, sonra eğlenceli şarkılar eşliğinde yastığa kendimi bırakmak...
Sabah uyandığımda geceden kalma duygular çoktan gitmiş, sakin hayatım geri gelmişti. Ohh be, işte bu! İnsan ilişkilerine, kendi içimde kendimle kurduğum ilişkiye, insanın kendisiyle olan ilişkisine yakından bakmayı sevdiğim ve bu süreçlerle ilgili kendimi geliştirmeye çabaladığım için, yaşadığım her olaydan bir şey öğrenebileceğimin farkındayım. Ve yaşanan olaya bu gözle bakınca, en büyük sorunumuzun ‘iletişim’ olduğunu görmekte zorlanmıyorum.
Kendinle konuş, karşındakiyle konuş, eşinle/sevgilinle konuş, istersen git bir ağaca yaslan onunla konuş! Ama lütfen konuş! İletişim kurmaktan kaçma! Hiç kimse kafamdan geçirdiklerimi tahmin etmek zorunda değil. Ben de kimsenin aklından geçenleri okumak zorunda değilim. Çünkü her birimiz, kendi yaşam deneyimlerimiz kadar görebiliyoruz karşıdakini. Anlayışımız, anlayışsızlığımız burdan yola çıkıyor. Senin hiç yaşamadığın bir şeyi, bazen en yakının geçmişinde bir yerlerde yaşamış oluyor ve belki de o yara hala öylece duruyor. Nereden bilebilirsin ki?
Gözle görülür bir hastalığı varsa birinin, ona karşı anlayışlı davranıyoruz. Birisi grip olmuşsa mesela, ‘hadi kalk da bir deniz havası alalım’ deyip aralık ayının ayazında onu Boğaz’a götürmüyoruz! O gün onu dinlendirip abanıyoruz ıhlamura, adaçayına; iyileştirmeye çalışıyoruz. Ya da birinin romatizması azmış, ağrılar içinde kıvranıyorsa onu kolundan çekiştirip uzun mesafe koşuya götürmüyoruz! Fiziksel sorunlara bu kadar anlayışla yaklaşmayı başarırken gözle görünmeyen, dokunduğunda hissedilmeyen ruhsal acılara karşı neden bu kadar anlayış yoksunuyuz? Beden hasta olduğu gibi, ruh da hasta olabilir. Bedenin iyileşmesi nasıl mümkünse ruh da iyileşebilir.
Nasıl ki fiziksel hastalıklarda uzman yardımının yanı sıra pek çok destek alıp iyileşmek için çaba harcıyoruz, ruhsal sıkıntıların başrolde olduğu durumlarda da şefkat, anlayış iyileşme sürecine destek veriyor. ‘Sen zaten hep böylesin!’ demek yerine ‘yanındayım’ demek çok mu zor?
İki gece önce öfkeyle beni arayan sevdiklerim, bu sabah terapiste gitmeye karar verdiklerini ve yardım alacaklarını söylemek için aradı. Bu çok sevindirici! Her şeyi tek başımıza çözmek zorunda değiliz ve ‘yardıma ihtiyacım var’ demek, diyebilmek çok insani.
Bu umut verici gelişmenin, onlara yepyeni bakış açıları kazandırmasını ve her ikisine de ayrı ayrı iyi gelmesini diliyorum. Ve çok sevdiğim, üzerimde çok emeği olan hocam Deniz Bağan’ın bir cümlesini anımsayıp gülümsüyorum: Bugün küfrettiğin, yarın şükrettiğin olabilir!
