Civaoğlu’nun yazdıkları çok doğru fakat dahası da var
27 Mayıs’ın yıldönümü olunca, bir de bu yıldönümünde Yassıada’daki açık hava müzesi açılınca, üstüne üstlük siyasi bir getirisi olabileceğinden hareketle olduğunu düşündüğüm özellikle iktidar cenahındaki ‘CHP-darbe lakırdıları’ peydah olunca ister istemez o topa girdim. İşin acı ve üzücü tarafı, basında ve televizyonlarda artık pek bilgili ya da araştırmacı simalar kalmadı; o yüzden çok sığ, aynı zamanda bilgi eksikliği ve yanlışlığıyla dolu -çoğu zamanda kasıtlı- yazılar okuyor, programlar izliyoruz. Dün de televizyonda CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel’i konuşturdu gazeteciler bu konuda. Sürpriz bir yazı ise üstat Güneri Civaoğlu’ndan geldi Milliyet’te beklenmedik şekilde (30 Mayıs). Bendenizden sonra basında birisi de çıkıp köşesinde CHP’ye karşı darbe girişimlerinden söz etti. Civaoğlu’nu arayıp kutlamadan edemedim doğrusu. Arayıp hem uzun süredir görmediğim için kendimi hatırlatmak hem anlaşılan Odatv’deki “CHP-darbe ilişkisi” hakkındaki yazımı muhtemelen görmediği için bilgilendirmek hem de kendi yazısından dolayı kutlamak istedim. Çünkü yazısında şu soru cümlesini de kurmuştu:
“CHP ADINA EKRANLARDA KONUŞAN…”
“Tartışmaları izliyorum. Yukarıda verdiğim darbeler dökümüne bakarak düşünüyorum! ‘CHP, bir türlü seçimle iktidar olamayacağını bildiği için askeri darbecilerle yan yana olmak ve darbelerden yararlanmakla’ suçlanıyor.
Ama… CHP adına ekranlarda konuşan, gazetelerde yazanlardan ‘CHP’ye karşı yapılmış darbe girişimlerine’ dair neden tek söylem duyulmuyor?”
Civaoğlu’nun söz konusu yazısının başlığı tam da “CHP’ye karşı darbeler” idi. İsmet İnönü’nün başbakanlığında 1961’den sonra Türkiye, o zamanın deyimiyle “ortak hükümet”, yani koalisyonlarla tanışmıştı. CHP-AP koalisyonu iş başındaydı. Yaralar sarılıyordu Çağlayangil’in deyimiyle. Silahlı Kuvvetler Birliği adlı örgüt de 27 Mayıs’ta Milli Birlikçilerin de ötesine geçip yeniden bir askeri darbe için fırsat kolluyordu. Çankaya Protokolü imzalanmıştı. O zaman bir de hırsı aklının önünde Kara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir vardı. İşte onun başında olduğu, ilkinde görevdeyken, ikincisinde emekli olduğu halde 22 Şubat 1962’de ve 21 Mayıs 1963’te iki askeri darbe girişimi yaşandı İsmet İnönü’ye, onun başbakan olduğu ve CHP’nin başat olduğu koalisyon hükümetine karşı. İsmet İnönü, bu darbe girişimlerini ustalıkla ve militanca direnerek tarihi kişiliğinin de ağırlığı sayesinde savuşturdu. Ayrıntılara burada girip yazıyı uzatmayalım.
“BİR ŞEY DAHA…”
Civaoğlu, yazısında bendenizin değindiği başka bir noktaya da şöyle değiniyor:
“Bir şey daha… 27 Mayıs’a gelince… CHP’ye en karşı kalemler dahi ‘1957 seçimlerinde DP oylarının gerilediğini, 27 Mayıs 1960 İhtilali olmasaydı yapılacak ilk seçimde CHP’nin sandıktan çıkabileceğini’ dile getiriyorlar.
Öyle olurdu veya olmazdı. Bilinmez. Alternatif tarih yazmayalım. Ama… Güçlü bir olasılıktı bu. Demokratik yoldan seçimle iktidar yolunda ‘turuncu ışık’ yanmışken CHP neden darbecilerle işbirliği yapmış olsun?”
Nitekim bendeniz de Odatv’dek yazımda şöyle değinmişim konuya:
“1957 genel seçimlerinde CHP, baskılara karşın DP’ye iyice yaklaşır. Yüzde 76,6 katılımın olduğu seçimde DP yüzde 47,87; muhalefette önemli bir sıçrama yapan İnönü liderliğindeki CHP yüzde 41,09; Bölükbaşı’nın liderliğindeki CMP yüzde 7,3 ve F. Lütfi Karaosmanoğlu liderliğindeki HP de yüzde 3,83 oy almıştır. Bu gidiş eğrisiyle 1961 genel seçimlerinde CHP’nin tek başına iktidarı kaçınılmazdır fakat Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ilk askeri darbe anlamına da gelen 27 Mayıs İhtilali sadece DP iktidarına son vermez; aynı zamanda CHP’nin müstakbel iktidarına da set çeker.”
BİR DE 12 MART VE 12 EYLÜL VAR
Bülent Ecevit, 12 Mart Muhtırası verildiğinde her ne kadar hükümette Süleyman Demirel Başbakanlığındaki AP olsa da “12 Mart bana karşı yapıldı” derken haklılık payı yok muydu? Kuşkusuz vardı. Çünkü o sırada CHP içinde kabaran bir Ecevit’le beraber bir sıçrama atmosferi gözleniyordu. Ecevit, İnönü’ye karşı sessiz ve derinden CHP liderliği için yaklaşan kurultay için rüzgar topluyordu. Nitekim 12 Mart’tan bir yıl kadar sonra da İnönü PM seçimlerini kaybedince tek aday olarak girdiği kurultaydan CHP genel başkanı olarak çıktı. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra da genel seçimlerden CHP’nin oyunu beş puan arttırarak yüzde 33 ile birinci parti olarak çıktı. İşte Ecevir demek istiyordu ki 12 Mart’ın kendisine karşı yapıldığını öne sürerken, “12 Mart ara rejimi gelmeseydi ben 1973 seçimlerinde çok daha fazla oyla tek başıma iktidara gelecektim”! Hakikaten de bir sonraki genel seçimde Ecevit CHP’nin oyunu dokuz puan daha arttırarak yüzde 42’ye çıkarmış ve tek başına iktidarı kılpayı kaçırmıştı.
Zaten, 12 Mart’ta MİT’in kontrolünde olan Ziverbey Köşkü’nde alınan işkenceli baskılı sorgularda Ecevit ve CHP aleyhine ifadelere de bir önceki yazıda şöyle değinmiştim. Hem Civaoğlu’nun (ve tabii tüm gazeteci ve programcı-yorumcu erbabının) hem de okurlarımın dikkatine yeniden getiriyorum
“12 Mart Muhtırası AP iktidarına karşı gözükse de darbe giderek CHP’ye yönelir. Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceli sorgularda CHP’in yükselen ismi ve müstakbel lideri Ecevit aleyhine yasa dışı ifadeler alınır. 1973 genel seçimlerinden CHP birinci parti olarak çıkmasaydı muhtemelen işkenceli sorgularda alınan o ifadeler savcıların eline verilecek; yüzlerce CHP milletvekili ve senatörü yanında Ecevit hapse atılacak ve CHP’nin kapısına kilit vurulacaktı.”
Dahasını da şöyle belirtmişim o yazıda çünkü bir de 12 Eylül’ü var bu işin:
“12 Eylül askeri darbesi ve yönetime el koyan, kendilerine Milli Güvenlik Konseyi adını veren askeri cunta güya diğer partilerle beraber CHP’yi de kapattı! Mal varlıklarına el koydu ve arşivini SEKA’ya gönderdi. ‘Atatürkçülük’ adına darbe yapan “Pentagon’un çocukları” CHP’yi kapatmaya cüret edebildiler. Sadece onu değil, yine Atatürk’ün büyük önem atfederek kurduğu TTK ve TDK’nu da!”
CHP de 12 Eylül’ün başta gelen mağduru değil mi? Yeniden açılması ve mallarına kavuşması 12 sene sürdü! Arşivi ise SEKA’da kurtulamadı. Çünkü 12 Eylülcüler bir hafızayı da yok etmek istiyordu!
CUMHURİYET TARİHİNİN İLK DARBE GİRİŞİMİNİ GAZİ ÖNLEDİ
Okurlarım sıkılacak belki ama hakikaten gazeteci ve programcı-yorumcu erbabı için kısa zaman önce kaleme aldığım Cumhuriyet tarihimizin CHP Tek Parti Dönemindeki ilk akim kalan darbe girişimini de hatırlatmak boynumun borcu… Daha doğrusu “akim kalan” değil, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük önsezisi, ölçme değerlendirmesi ve süreci çok iyi okuyarak zamanında, yerinde hamleleriyle önlediği; TCF etrafında gelişen darbe girişimi hazırlığı. Gazi, Nutuk’ta söz konusu gelişmeye şöyle değiniyor:
“… Hakkari mıntıkasında, ordumuzla Nesturi tedibatı yapmakta olduğumuz bir sırada İngiltere dahi hükümete bir ültimatom verdi. Meclisi fevkaalde olarak içtimaya davet ettim. İngiltere’nin ültimatomuna layık olduğu veçhiyle cevap verdik. Harb ihtimalini göze aldık. İşte bahsettiğimiz zevat, bu müşkül anda, bir ecnebi devletin bize hücum edebileceği bir zamanda kendilerinin de bize taarruz ve hücum ederek hedeflerine sühuletle vasıl olabileceklerini hayal ettiler. Muharebeye hazır bulundurmaya mecbur oldukları ordularını başsız bırakıp, vaktiyle hazzetmediklerini ifade eyledikleri politikaya sitap eylediler.
“…efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzda, bir saniye bile tereddüt etmedim.
“Rauf Bey’in heyet-i vekile riyasetinden çekildiğinden beri, Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa vesaire arasında bir tertip düşünülmüştür. Bunda muvaffak olabilmek için, orduyu ele almak lüzumlu görülmüştür. Bu maksatla Kazım Karabekir Paşa, Birinci Ordu Müfettişliği’ne tayin olduktan sonra, sabık kumandanlığı mıntıkası olan şark vilayetlerini dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hazzetmediğini ve hayatını askerlik mesleğine hasreylemek istediğini öne sürerek terfian İkinci Ordu Müfettişliği’ne gitti. Üçüncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa’nın ve bu müfettişlik dahilindeki kolordunun kumandanı olan Cafer Tayyar Paşa’nın da aynı tertibe dahil olabileceklerini kabul ettiler…
“… bir sene, ordular üzerinde, kendi nokta-i nazarlarına göre çalıştılar ve orduları lehlerinde kazandıklarına zahip oldular. İstifalarından evvel, bazı kumandanları kendileriyle beraber harekete imale çalıştılar. Bu bir sene zarfında, Cumhuriyetin ilanı, Hilafetin lağvı gibi icraatımız, müşterek tertip sahiplerini daha ziyade birbirine takribederek, müşterek harekete saik oldu. Harekete politika yolundan geçeceklerdi. Bunun için münasip an ve fırsatı müterakkıp idiler. Siyasi sahada ve orduda hazırlıklarını kafi addediyorlardı. Filhakika, Rauf Bey ve emsali, Fırka içinde muhafazasına ve muvaffak oldukları oldukları vaziyetleri ile Meclis’in tatil devrine tesadüf eden aylarda, aza üzerinde ve yeni intihapta muvaffak olamayan, ikinci grup mensupları vasıtasıyla bütün memlekette aleyhimize ifsat için çalışmak fırsatına malik oldular. Memleket dahilinde bazı hafi teşkilat ve teşebbüsata da geçtiler. İstanbul’da Vatan, Tanin, Tevhidiefkar ve Sontelgraf ve Adana’da Abdülkadir Kemali Bey tarafından çıkarılan Toksöz gibi gazetelerle birleştiler. Bu gazeteler aleyhimize bir anonim taarruza geçtiler. Memlekette bir teşettüt-ü efkar hasıl ettiler.”
SOYLU’DAN ANLAMLI BİR TERS KÖŞE
Bu arada, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik ve İçişleri Bakanı Soylu’nun da ortada darbe konuşacak bir durum olmadığı, muhayyel bir darbenin öznesinin olmadığı gibi bendenizin yazdıklarıyla örtüşen açıklamalarını da olumlu bulduğumu belirtmeliyim. Nitekim geride kalan ayın son günü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Genel Sekreter Kalın’dan da yine olumlu cümleler duyduk. Aynı zamanda İçişleri Bakanı Soylu’nun Adana’daki gelişmeye ilişkin Özışık kardeşleri de şaşırtan açıklaması da sorumlu bir bakanın olgunlukla meselelere nasıl yaklaşması gerektiğine ilişkin güzel bir örnekti. Fransızların ünlü sözüdür, bazen hatırlatırım; “Biz kediye kedi deriz”.
Salgın günlerinin ikinci safhasına geçilen haftada okurlarıma sağlık ve esenlik diliyorum. Gevşeme Türkiyem; çünkü tamamen eskiye dönmek sadece bir hayal kısa bir zamanda. Bir dileğim daha var; FETÖ’nün panzehiri olan medya organlarına tahammülün aynı zamanda FETÖ ile mücadelede mevzi anlamına geldiğinin kavranması…Gazi Mustafa Kemal’in 1925’te basın hakkındaki veciz sözüyle noktalayayım:
“Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir.”
