Gemisiz Limanlar
Yaz akşamlarının sıcaklığını artıran mevsim dışı etmenlerin kendini her an daha fazla dayattığı günler yaşıyoruz. Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK) sorunu bir yanda ve görece geri planda sürmekte. Doğu Akdeniz’de hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hem ülkemizin egemenlik haklarının Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde çiğnenmeye çalışıldığı günümüzde Mavi Vatan Tatbikatı, Deniz Kurdu Tatbikatı gibi büyük tatbikatlarla haklarımız koruma kararlılığımız artarken ‘liman’ sözcüğü ticaretten de öte savaş gemilerinin demir alması duygusunu çağrıştırıyor. Elbette ülkemizin haklarını, KKTC’nin haklarıyla birlikte koruyacak, gerekli önlemleri alacağız. Bu noktada Türk Silahlı Kuvvetlerimizin kararlı ve kesin duruşunun yanındayız.
***
Akla pek gelmeyense, edebiyatın aşk ve vuslat limanları olsa gerek. Öyle limanlar ki denize de gemiye de gerek duymuyorlar. Orta Anadolu bozkırında bir aşığın bağlaması, bir çobanın kavalı bakmışız liman olmuş. Nağmesinden çıkan ses ve artık sözlükte anlamını bulduğumuz bir karşılığa demir atmış harf birleşimi olmanın ötesine geçmiş sözüyle yeni anlamlar keşfetmemizi sağlayan bir kapsama genişler. Bu satırlar akla, bu dünyada Harput hiç yokmuş gibi yalnızca halk edebiyatını getirmesin. Aslında Harput’tan yola çıkıp İstanbul’da Osmanlı saraylarını dolaştıktan sonra tasalluta takla attırıp Ankara’ya gelen, macerası yine asırlardır süren sanat müziğimizin nağmeleridir burada bahsi geçen.
Gerici bir aydınlanmacılık arızası olarak divan edebiyatımızın dışlanması dilden kaynaklı güçlüklerin getirdiği zorluklarla birlikte büyük bir değeri ancak az sayıda meraklının ilgi alanına çevirmiştir. Oysa Gönül Tekin’in bir 16. asır beytinden yola çıkarak yirmi beş yıl yürüttüğü akademik çalışmaları bu alanın bin yılların özünü içerdiğini de göstermektedir. Yine büyük bestekâr ve on bir yıl önce bugün aramızdan ayrılan Avni Anıl yarım asrı aşan sanat yaşamı boyunca o derinliğe erişmek için evveline baktığında Hacı Arif Bey, Dede Efendi gibi büyük adlara sırtını dayamış, onların meşk yoluyla yaptıklarına bilimi katmaya bakmıştır. Şöyle söyler:
“Ben eserimi kafamda bitirmeden yazıya dökmem…. Bu benim ortalama altı – yedi ayımı alır. Yılda iki en çok üç şarkı yapabiliyorum. İşte şarkı kafamda bittikten sonra işin yazıya dökme kısmı geliyor. Prozodi, cümle eşitliği, zemin, nakarat ve meyan ölçülerinde bazen farklılık – eksiklik olabilir. O zaman yine prozodiyi çok dikkate alarak, kendi imzamdan hiç fedakârlık etmeden, ödün vermeden gönül yoluyla bilimselliği birleştiriyorum. … Ondan sonra artık “tamam” diyorum. Notamın dört, beş ayrı yazımı çıkmasın diye çok iyi nota yazan bir arkadaşımı çağırıyorum. 1997 yılında tek şarkı yapabildim ve üç gün Ümit Mutlu’nun kafasına ekşidim onun muayenehanesinde (İzmir).”
Bu kısa alıntının tarihin birikimini bilimin kollarıyla kucaklayan sıcaklığı dönüp geçmişe nasıl bakacağımıza dair de bir ışıltı saçmakta. Türk sağının ‘Moskofa’ komünistleri değil Cumhurbaşkanlarını gönderdiği günümüzden geçmişe biraz dikkatle bakınca daha neler bulacağız!
Kilitleri açmamızın anahtarlarına, Avni Anıllara, Attila İlhanlara yine ve yeniden saygılarımızı sunarız. Büyük kaptanların şiirden, sazdan, nefesten gemileriyle çok limanlar bekler bizi ve biz de seyir halindeyiz.