Karar zamanı
Bütün bakkallar ve bütün diğer büyük alışveriş merkezleri maliyete kâr koymayı akıl edecek kadar akılcıdırlar. Fakat hiçbirisi bütün bakkallar ve perakendeciler için bir yön çizme yeterliğine sahip değildir. Son kullanıcıya sunulan ürünün hammaddeden mamul hale gelip satış noktasına erişmesi bolca etkileşim, emek, örgütlenme gerekir.
Türümüzün yaşamını sürdürme çabası bu zorlu süreçleri yaratmış, sonrasında da nasıl en verimli hale getireceğini düşünmüştür. Ortaya çeşitli yanıtlar çıkmış, her bir yanıt ikna ettiği kitleler kadar yaşama – uygulanma şansı bulmuş.
Sınanma olanağı bulan kimi yanıtlar geçersiz olmuş kimisi bir zaman sonra sırtlandığı yükü taşıyamamış, iflas etmiş kimisi haşa başarıyla kimisi başarısızlıkla uygulanmakta ve el değmemiş öneriler de kendini elde edilen yeni bilgilere göre dönüştürerek heyecan için günlerine kavuşmayı beklemekte.
***
Oysa hala, Nasreddin Hoca’nın bağlamayı sapında sabit bir noktayı tutarak çalması ve “Herkesin aradığını ben buldum” demesine benzer biçimde dediğim dedik çaldığım düdük diyenler var.
Ülkemiz de tüm dünya gibi 1990 sonrasında başlayan büyük altüst oluşlar sırasında kendi güvenliğine, geleceğine dair sorgulamalara, arayışlara girdi. O güne kadar gelen fiili durum ve çelişmeler sona ermiş, yeni bir durum ortaya çıkmıştı.
Attila İlhan duruma birkaç yıl içinde Avrasya bakışını ileri sürerek bir öneri getirdi. Sonrasında Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleştirilen Avrasya Sempozyumları ile Avrasya’nın Türk Devleti açısından da bir seçenek olduğu ifade olunuyordu.
Bir dış politika tercihi gibi gözüken bu durum ülke içinde de büyük değişimlere gebeydi. 1850'lerde Osmanlıya biçilen hasta adam sıfatından beri ülkemiz üzerinde kendi çıkarlarına göre at oynatmaya alışık Batılılar açısından bu durum kabul edilemezdi ve kolasını, sigarasını satan bakkallar ve büyük perakendeciler en büyük güvencesiydi. Durum, perakende sektörünün Batıya tam teslim olmuş halinin sonuna kadar kullanılmasını gerektirir hale gelmişti. Bu sırada halkımız da dinci gericilik ve etnik bölücülüğe karşı görkemli tepkisini verince bu perakende esnafı elinde satırla, odunla, kaba kuvvetle ve dinci gerici – etnik bölücülerle ittifak halinde halka saldırdı.
Bu tablo aslında Türkiye’de 1940'ların ortalarından beri çok kereler gördüğümüz bir tabloydu. Amerikan askerlerine sıhhi ortamlarda kadın satmak için boya badanaya girişen pezevenklerden beri esnaflarda, genel olarak al-sat yapanlarda var olan teslimiyet huzuru, Batıya secde alışkanlığı artık halkta karşılık bulmaz hale gelmişti.
Sonuçta dinci gericilik ve etnik bölücülük kesin olarak ezilmeye başlayınca perakende sektörü de kendini ortalıkta bir başına buldu, teslimiyetini sorgulamaya başladı.
Türkiye artık Amerikan askerlerini, onlara secde edenlerle birlikte tepeleyip denize atmaktadır. Basit politik çıkarlar için bu gerçeği karşıya alarak Amerikalıları denize dökeceğini sanmak zaaf yaratır.

Yeni bir dünya doğuyor, bunu hemen herkesin anladığına kuşku yok. Bu dünya Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, Berkin Elvan ve Haziran Ayaklanmasına katılan Mustafa Kemal’in tüm askerlerinin uğruna, vatan sevgisi, insan aşkıyla ebesi olduğu dünyadır. Alpay bu dünyaya şarkı söylemektedir, sanatçıdır, hem toplumun bağrından çıkmıştır hem toplumun vicdanıdır. Yani Alpay’ı karşısına alan her kim olursa olsun Türkiye’nin yanında olduğuna bu ülkede tek bir kişiyi bile inandıramaz.
Ya conileri denize dökersiniz ya da denizden toplarsınız. Toplarsanız onlarla birlikte siz de denize dökülürsünüz. Karar vermek, net olmak zamanıdır.
Hep aklımızda olsun, görünenle gerçek bir olsaydı bilime gerek kalmazdı.