Suriye'de gelişmeler ve Türkiye'nin çıkarı
Gelinen aşamada Ankara’nın Suriye politikasına, bu alandaki son durumun bir fotoğrafını çekmekte, atılması gereken adımların ve Türkiye’nin çıkarlarının nerede olduğunun altını çizmekte yarar var. Geçmişe hayıflanmak ya da patinaj yapmak yerine gün şimdi bugün doğruları yapmak ve geleceği kazanmak zamanı…
Kendi Kalesine Gol Atan Ankara!
1)Türkiye, daha doğrusu AK Parti iktidarı dış politik ve çevre ilişkileri bakımından, güvenlik bakımından, ekonomik ve sosyal bakımından 2011’den bu yana izlediği Suriye politikasıyla adeta kendi kalesine gol atmıştır!
a-Suriye yanında izlediği Mısır politikasıyla da dış politikadaki manevra alanı daralmış, bilhassa Doğu Akdeniz’de karşısında geniş bir cephe bulmuştur. Türkiye, izlediği Suriye politikasıyla inanılmaz, güvenilmez bir devlet kategorisine çekmiştir kendisini.
b-Erdoğan’ın ABD’nin kayığına binerek giriştiği Suriye politikası sonucu Türkiye, birden ABD ve Rusya ile güneyden komşu olmuş; ABD ve Rusya askeri güçlerinin Suriye topraklarından konuşlanmasının önünü açmıştır. ABD’nin “kara gücü” PKK-YPG-PYD unsurları Türkiye’nin güney sınırlarındaki Suriye topraklarında otonom bir yönetim kurarak giderek “garnizon devlet” konumuna doğru ilerlemiş ve aparatlarıyla farklı bir konuma sıçramıştır. Bütün bu gelişmeler Türkiye için ekstra bir güvenlik açığı oluşturmuştur. Türkiye’nin güvenlik derinliği güneyde 2011 öncesinde Suriye’nin güneyinden başlarken şimdi kendi sınırları içindeki Kilis, Hatay, Urfa ve Gaziantep’ten başlamaktadır.
c-Erdoğan’ın izlediği Suriye politikası ile Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin tezi fiilen çökmüştür ve bu tezin hayata geçmesi için belki şimdi on yıllar gerekecektir. Ne diyordu Ankara? “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği…” Şimdi fiilen üçe bölünen bir Suriye söz konusu…
d-Türkiye, güney sınırında PKK-YPG-PYD unsurlarının kesintisiz bir bölgede egemenlik kurup Doğu Akdeniz’e açılamaması için üç büyük askeri harekata girişmek zorunda kaldığı gibi, kontrol ettiği bölgelerde ve ÖSO bölgelerinde olsun ciddi bir mali kaynağı harcamakla karşı karşıya kalmıştır. Bu kaynakların yanlış Suriye politikasında heba olması yerine ülkede yatırımlara ve işsizliği azaltmaya yöneldiğini, tarıma ve hayvancılığa gübre ve yem desteğine, çalışan kesimlerin asgari ücretini, emeklilerin maaşını iyileştirmeye, EYT’lilerin sorununu 360 ek gösterge sorununu çözmeye, atanamayan öğretmenlerin atanmasına yöneldiğini düşünün… Ne kadar farklı bir Türkiye olurdu değil mi?
e-Suriye iç savaşı nedeniyle Türkiye’ye göçen Suriyeli sayısı (bir kısmı hareketli, gidip geliyor, çünkü aile bireylerinin bir kısmı Suriye’de) 4 milyonu aşmış durumda. Kilis, Hatay, Gaziantep, Urfa gibi kentlerde demografik yapıyı ciddi olarak sarsan; büyük metropollerde gerilimlere neden olan ve iktidarın enteresan şekilde ‘misafir’ olarak görüp birçok alanda ayrıcalıklar sunduğu Suriyeliler sosyal, demografik bir sorun olarak baş köşededir. Ayrıca, Suriyelilerin ucuz iş gücü olması, düşük ücretle ve kayıt dışı çalışması yurttaşlarımız arasındaki işsizliği derinleştirmektedir. Bütün bunların yüksek maliyeti yurttaşlarımızın sırtına zam, vergi olarak binmektedir.
f-‘Misafirlerin’ maliyeti ve oluşan yeni durumda zorunlu da olsa yapılan ve hala da yapılmakta olan askeri harcamaların ötesinde başka bir ekonomik kayıp daha var; ihracat… Güney illerimizin Suriye’ye yaptığı işler durdu, ticaret durdu. Aynı şekilde bölgedeki istikrarsızlık nedeniyle çevre ülkelerdeki ihracat olanakları da tıkandı. Bu da ülkemizin refahına darbe vuran bir etken.
g-Süleyman Şah Türbesi-Karakolu, Türkiye toprağı fakat şimdi yanlış Suriye adımları yüzünden değil! Türbe üstelik malum gücün yardımıyla anavatana kaçırıldı!
h-Zamanın TBMM’deki ana muhalefet CHP’nin dış politika kurmayı, deneyimli diplamat E. Büyükelçi Osman Korutürk, Suriye’de işler zıvanadan çıkmadan önce AK Parti sıralarına bakarak Suriye politikalarının yanlışlığını ve bunun ilerideki faturasının çok büyük olacağını güçlü şekilde anlattı ama anlatılanlar maalesef karşı tarafın anlamak istediği kadarla sınırlı. CHP’nin, Korutürk’ün devlet deneyimi ve diplomasi derinliği kokan konuşmalarına kulak verilse bugünkü Türkiye bambaşka bir Türkiye olurdu. Irak Özel Temsilciliği de yapan Korutürk’ün o günkü uyarıları TBMM zabıtlarında da, her yasama döneminde yayınladığımız kitaplarda da var.
Manevra Alanı Daralınca Çözüm Zorlaşıyor
2)Erdoğan yönetiminin şimdi yalnızlıktan çıkmak için Orta Doğu’da ve Türki Cumhuriyetler (Ne kadar Türki, son Kazakistan olaylarında test etmiş olduk!) nezdinde bazı adımlar atmaya çalıştığını, yanlıştan dönmek için manevra olanakları aradığını gözlemliyorum. Buna örtülü ve dolaylı olarak, alt düzeydeki temaslarla Suriye’nin de dahil olduğu anlaşılıyor. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunca, ya da Türkiye’nin Suriye’deki “siyasi birlik ve toprak birliği” tezinden uzaklaşıldığı anlaşılınca, içerideki maliyet ve güvenlik açığı büyüyünce kaçınılmaz olarak Suriye’de “normalleşme” arayışı gündeme geliyor.
Fakat şimdi Suriye fiilen üçe bölünmüş durumda. Suriye’de rejimin Rusya’nın da desteğiyle kontrol ettiği alan yeniden çoğaldı, ancak bir de PKK-YPG-PYD’nin ABD’nin desteğiyle kontrol ettiği kesim ile Türkiye ile ÖSO’nun kontrol ettiği kuzeybatıdaki kesim var. Bu koşullarda iç barış nasıl sağlanacak? Normalleşme nasıl olacak? Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğüne nasıl dönülecek?
Şu Andaki Suriye’nin Fotoğrafı; Washington ve Moskova’nın Tutumu
3)Suriye’nin halihazırdaki fotoğrafını çekersek şöyle bir görünüm ortaya çıkıyor:
a-BM Güvenlik Konseyi’nden çıkan son Suriye kararı ile Esad rejiminin eli güçlenmiştir. Nitekim ondan sonra bazı Arap devletleri de içinde olmak üzere Şam ile diplomatik temaslarını kuran ve arttıran devletleri görüyoruz. ABD ve Rusya’nın yanında diğer BMGK üyelerinin Suriye’ye ilişkin uzlaşısı önemli. Ayrıca ABD’nin insani yaklaşımla Suriye’ye uyguladığı bazı ekonomik yaptırımlara esneklik getirdiğini de not edelim.
b-ABD ve Rusya’nin Suriye’nin kaderinde rol oynayabilecek başat unsurlar olarak YPG-PYD’nin kontrolündeki bölgede şimdilik bir Suriye merkezi hükümetine bağlı bir “özerk bölge” statüsüne ilişkin değerlendirme içinde oldukları da artık sır değil. Buradaki mesele, bu özerk kesimi Rusya’nın mı ABD’nin mi kontrol edeceği ve Esad’ın buna ne diyeceği… Ancak gelişmeler Esad’ın mecburen mecburiyetten şimdilik buna “havet” (yani kerhen evet) diyeceği, ABD’nin de Güneydoğu Asya-Pasifik’teki ve Çin ile küresel rekabete, iç önceliklere enerjisini yoğunlaştırma zorunluluğu ile geri çekilme refleksi göstereceğini işaret ediyor. Bu durumda Ankara da kendisinin ÖSO ile birlikte kontrol ettiği kesim ve sözünü ettiğimiz PYD-YPG özerk kesimini Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği çerçevesinde değerlendirerek çözüme katkıda bulunabilir. Şimdilik öyle gözüküyor ki, Ankara-Şam-Moskova-Washington’un BM kararı çerçevesindeki gelişmeyi de dikkate alırsak genel bir mutabakat ekseni böyle gözüküyor. Yalnız, Şam ve Ankara’nın hassasiyetinin YPG-PYD unsurunun kontrol ettiği bölgeye özerklik söz konusu olduğunda silahlı güç istemeyeceğini de not edelim. Özerkliğin öznesi ve onun hamisi ABD buna ne der, o da bir soru işareti. Aynı süreç, yani silahlı güçlerden arındırma ÖSO’nun kontrol ettiği kesim için de söz konusu. Bu yol kısacası çıkmaz değil ama çok çetrefilli bir yol.
ABD’nin son Suriye Büyükelçisi Robert Ford, geçenlerde katıldığı Rudow TV’nin yayınında ilginç mesajlar verdi Mealen dedi ki YPG-PYD unsuruna; “Suriyeli Kürtler Şam hükümetiyle anlaşmanın bir yolunu bulmalı… Başta dilini kullanabilecek hale gelmesi ve eşit vatandaşlığı elde etmesi iyidir. Çünkü Amerikalılar sonsuza kadar orada kalmayacak”.
Ford’un mesajıyla Lavrov’unki pek de farklı değil.
c-Ankara’nın yukarıda izah etmeye çalıştığım tabloya yaklaşımının ipucu şurada: Rusya, malum öteden beri YPG-PYD liderliğiyle temasta. Onlara diyor ki, “ABD ile değil, benimle hareket etmeye bakın, Şam ile aranızda ben tampon olurum”. Bu çerçevede Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov geçen yılın kasım ayı sonlarında Moskova’da YPG-PYD’nin siyasi kanat lideri İlham Ahmed’i bir kez daha ağırladı. Üstelik Lavrov, Ahmed ve heyetiyle fotoğraf çektirip servis ettirerek Suriye’nin Kürtlerinin hamisi olmak istediklerinin altını kalın çizgilerle çizdi. Pozisyonunu da şu örtülü mesajla Sputnik aracılığıyla dünyaya ve tabii Washington ve Ankara’ya da duyurdu:
“Rusya tarafı, Suriye’nin bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün en kısa zamanda ve tam anlamıyla yeniden tesis edilmesi ve ülkedeki tüm etnik ve mezhepsel gruplara haklarının teslim edilmesi amacıyla Suriyeli taraflar arasında çeşitli formatlarda anlaşmaya varılmasına olan geniş kapsamlı desteğini sürdürmeye hazır olduğunu ifade etti.”
İşin ilginç yanı, daha önce bu temaslara tepki veren Ankara bu kez sessiz kaldı. Bunu bir çeşit “vize” gibi algıladım. Oysa önceki yıl sert tepki vermişti benzer bir görüşmeye!
d-Bu noktada PYD-YPG ne yapmaya çalışıyor? Tabii ki Washington ve Moskova arasında denge siyaseti izleyerek her halukarda şu veya bu şekilde kendilerine Suriye’nin geleceğinde bir “yer” ve bir “statü” hedefliyorlar. İlk etapta ABD’nin hamiliğinde bir “aparat” hedefleri var. Bu olmazsa silahlı güçlerini koruyacak özerkliğe de razı olabilirler. Bu da olmazsa silahlı güçlerden arınan bir şekilde kuzeyde bir özerk bölgeye razı olacaklar yukarıda da belirttiğim gibi. Son tahlilde ağırlıklı olarak ABD ve Rusya’nın belirleyici olacağı bir süreçten bahsediyoruz.
Türkiye Ne Yapmalı?
4)Peki bu noktada Türkiye ne yapmalı? Erdoğan hükümetinin de cesur olursa yapabileceği şu:
a-Ankara, kendi çıkarları açısından Suriye’deki normalleşmeye katkıda bulunmalıdır. Uzun zaman alsa da bu pozisyonu almak yerinde olacaktır. Diğer bölge ülkeleriyle normalleşme adımları atılırken asıl ihtiyaç olan Suriye ile normalleşme adımları ihmal edilmemelidir. Bu doğrultuda Şam rejimi ile doğrudan temas dahil enstrümanlar devreye sokulmalı, çatışmasızlık iklimi oluşturulmalıdır. Ki, bu süreç içerideki ‘misafirlerin’ en azından bir kısmının memleketine dönmesini beraberinde getirecektir.
b-İlk etapta üç parçalı bir Suriye olacağı fakat uluslararası temsilin Şam rejiminin uhdesinde kalacağı gerçeği dikkate alınmalıdır.
c-Türkiye’nin Suriye siyasetindeki değişikliği barış iklimine hızla katkıda bulunabilir. Ankara bu konuda cesur olmalıdır. Atatürk’ün Venizelos’la savaşın bitiminden 12 yıl sonra barış yaptığını ve o savaşın bir işgalin ardından yaşandığını unutmayalım. O nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Esad’ın karşılıklı adımlar atarak güven tesis etmesini ve barışa katkıda bulunmasını imkansız görmemek gerek.
d-Erdoğan Suriye siyasetinde değişikliğe gitmezse yaklaşan seçimlerdeki iktidar değişikliğiyle barış ve normalleşme adımlarını Millet İttifakı atar. Atmalıdır da. Suriye barışı Türkiye’yi ekonomik, sosyal ve askeri açıdan çok büyük bir yükten de kurtaracak ve güvenlik açığını büyük ölçüde kapatacaktır.
Ankara ve Şam’ın Güçlü Kesişme Noktası
5)Suriye’nin iki küçük özerk kesimle birlikte toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin sağlanmış olması şimdiki duruma göre ileri bir adım olacaktır. Daha sonrası ise önümüzdeki on yılların sorunu olarak çözüm bekleyecektir. Bu tablo en azından gerilimli de olsa barış içinde yönetilebilir bir sürece evrilebilir. Ki, bu da kötünün iyisidir.
6)Türkiye’nin çıkarı, geride kalan 11 yıldaki yanlıştan dönmek ve bunun pahalı maliyetine daha fazla artmadan son vermekte yatıyor. Dış politikada “pilavdan dönenin kaşığı kırılsın”, “tükürdüğümü yalamam” vb. olmaz. Dış politikanın ritmi başka türlüdür. Ankara ve Şam’ın çıkarlarının örtüştüğü noktada uzlaşarak kaostan çıkmaları neden olmasın? İki başkent de Suriye’de ABD’yi ve hamisi olduğu silahlı gücün aparatlaşmasını istemiyorsa, tarihin tekerleği ne kadar kavga yapmış olurlarsa olsunlar iki başkenti birbirine yaklaştıracaktır.
A. Necdet Sezer’le başlayan Suriye ile güçlü temasları ve Adana mutabakatı bakalım şimdi kimle devam ettirilecek 11 yıl aradan geçtikten sonra. Ve umarım bu 11 yıla başka yıllar eklenmez. Tabii köprülerin altından çok sular aktı, zorlu bir süreç var şimdi. Fakat güçlü iradeler olursa bu zorlı süreç de aşılır ve Suriye normalleşir. Bundan Ankara da Şam da karlı çıkar.
Diplomasi İşte Bunun İçin Var!
İşte diplomasi, bu süreç için var. Diplomasinin rolü çetrefilli süreçleri konuşup görüşerek aşmadadır. Savaş nasıl diplomasinin başka araçlarla devamı ise, savaşın devamı yine savaş değil mutlaka ve mutlaka diplomasi olmalıdır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci Fransız ve İtalyanlarla barış yapmadı mı? Haliyle Ankara ve Şam’ın karşılıklı diplomatik temsilci ataması ve bu ilişkinin aşamalı bir şekilde en üst düzeye çıkarak büyükelçi teatisine kadar varması beklenen gelişmedir. Ermenistan’la daha dün dolaylı savaşın içindeyken karşılıklı temsilciler atanıp görüşülebiliyorsa, bu neden Suriye-Türkiye arasında olmasın? Unutulmamali ki, devletler arasında ebedi dostluklar ve ebedi düşmanlıklar yoktur; sadece karşılıklı çıkarlar vardır. Ve yine unutulmamalı ki, coğrafyası bir ülkenin kaderidir.Türkiye ve Suriye iki komşu devlet olarak yaşamaya mecburdur.
Erdoğan ve Esad’ın karşılıklı olarak vizeleri kaldırdıklarını açıkladıkları İstanbul’daki o ünlü iftar yemeğinde bendeniz de vardım. Esad’la da tanışmıştım. Umarım ömrümde iki komşu ülke arasında yeniden dostluğun tesis edildiği günleri görürüm. Umarım kısmet olmayan Şam ve Halep gezisini yapabilirim.

