Tek Yol Üretim

Geçmişimizi bilmek bizi geleceğe taşıyacak anahtardır kuşkusuz. Ancak geçmişi irdelemek, sorgulamak mutlaka tarihçilerin işi olmadığı gibi bu yapılırken tarihçilerin kullandığı yöntemlere ya da o yöntemlerin çıkarımlarına tabi olmak gibi bir zorunluluk da yok. Zaten tarihin diğer bilim alanları ile işbirliğine girdiği yerlerde farklılaşmalar olur. Kimya ya da biyoloji temelli bir tarih birbirinden de antropoloji temelli bir tarihten de başka olacaktır.
Bu bağlamda burada insanlık tarihini bir başka gözle ele alabiliriz. İnsanlık tarihinin en büyük devrimi, avcı-toplayıcı toplumdan üreticiliğe geçiştir kuşkusuz. Tarla, bahçe, ağıl, kümes gibi üretim araçları insanın var oluşunun temelini bambaşka bir düzleme taşımış, onu diğer canlılardan alabildiğine farklı bir konuma getirmiştir. Üretim, ürünün korunması sorununu da ortaya çıkarmış, özel mülkiyet, askeriye, devlet gibi ancak üretim fazlasıyla ortaya çıkması olanaklı unsurları var etmiştir. Üretimin başlamasıyla, yani yaklaşık 12 bin yıldır hep birlikte üretimi nasıl daha etkin, verimli, ekonomik yapacağımızı arıyoruz. Bu arayış süresince tanrı krallar, imparatorlar, din adamları, diktalar, tiranlar, demokrasiler, cumhuriyetler gelmiş geçmiş. Bunlar, üretimin örgütlenmesine kimin karar vereceğine, ürünün semeresini kimin toplayacağına dair sınıf mücadelelerinden başka bir şey değildir. Üretimi köleye yaptırırsanız köle, işçiye yaptırırsanız işçi, köylüye yaptırırsanız köylü o semereden hakkını ister.
Sistem dediğimiz şey, üretimi fiilen gerçekleştiren emekçinin yarattığı ürünün karşılığında ne alacağının, ne edineceğinin belirlemesini yapan kurgudur aslında. Sendikalar, kooperatifler bu sistemde fiilen üretimi yapanın alacağı payı belirlemede masaya oturma hak ve gücüne sahip kuruluşlardır. Karşılarında tacirler, patronlar, işverenler olabilir. Ama tüketiciler olmaz.
 
Her sistem, üzerinde yükseldiği üretim altyapısı kadar güçlüdür. Osmanlı İmparatorluğu hakkında göz önünde bulundurmamız gereken en önemli bilgi, Sultan Süleyman’dan başlayarak sürekli artan çift bozanlarla üretimin giderek sistemi ayakta tutamaz hale gelmesi, yenilenen üretim tekniklerini edinememe, bu teknikleri üretememe ve sonrasında üretim eksikliğini İngiltere gibi sanayisini ilerletmiş ülkelerden mal alıp kapatmaya çalışan 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması türü yanılgılara düşmesi durumudur. Bugün ABD’nin gücü ordusundan öte yıllık 20 trilyon dolara yakın tutarda mal ve hizmet üretmesindedir. Her bir devletin gücü, üzerinden vergi geliri elde edebildiği mal/hizmet üretimini kendi milli sınırları içinde örgütleyebildiği kadarla sınırlıdır. Bu üretimi kendi ülkesi dışında örgütlemek de söz konusudur ki burada işin içine sömürgecilik ve emperyalizm gibi karşısında net tutum aldığımız unsurlar girer.
 
Cumhuriyetimiz kurulduğunda ilk iş üretimin önü açılmıştır. Gazi Paşa onca gelirsizlik içinde tarıma dayalı bir ülkede önce aşar vergisini kaldırarak tarımsal üretimin önünü açmış, Atatürk Orman Çiftliği projesiyle ağasız, beysiz çağdaş ve büyük ölçekli tarımın ilk örneğini yaratmıştır. Sonrasında girişilen sanayileşme atılımları, fabrika kuruluşları, üretimi her alana yayma kararlılığı güçlü devlet olmanın gereği sayılmıştır. 29 Temmuz 1965’te CHP Genel Başkan İsmet İnönü “1923’teki harap ülkede devletçilik nasıl tek, eşi ve yardımcısı olmayan bir kalkınma çaresi idiyse, bugün de ekonomik hayatımızın temel bir unsurudur” diyordu.   
Bugün tüm açıklığıyla gördüğümüz gerçek, üretim olmazsa, tarlalar ekilmez, ağıllarda koyun yetişmez, yaylalarda davarlar otlamaz, fabrikalarda makineler, bürolarda klavyeler çalışmazsa toplum olarak, ülke olarak bir arada olmamızı açıklayamayacak olmamızdır. Yüzüncü yılını kutladığımız Kurtuluş Savaşımızın amacı, içinde üretimi örgütleyeceğimiz sınırları belirlemek, korumak, o sınırlar içinde emek dahil tüm üretim araçlarını ileriye dönük biçimde örgütlemekti. Eğitim, sağlık, kentleşme, güvenlik, dış ilişkiler hep bu eksende yürütülmüştür.
24 Ocak 1980 ekonomik kararlarıyla bu birikim en büyük saldırıyı yaşamıştır. 24 Ocak kararları fabrika kapatmamış, tarla yakmamıştır ama devletin ve milletin üretme kararlılığına ağır bir saldırı gerçekleştirmiştir. Üretime yarar ne varsa satılıp savılmış, dışarıdan mal alımıyla her iş görülür sanılmıştır. 1838 yanlışı yinelenmiştir.
Bugünse artık üretmeden tüketme çılgınlığı tüm olanaklarını yitirmiştir. Yitirmeseydi bu satırlarda bir anlam bulunamazdı. Keza benzer satırları daha önce de aklı başında çok kişiler, örneğin Mümtaz Soysal ve KİGEM’in diğer saygın adları yazıp çizmişti. Hatta Gazi Paşa’nın “Çalışmadan, yorulmadan ve üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar” vecizi de çok kereler anılmıştı. Ama nedense bu satıp savma hastalığı bir türlü iyileşemedi. Şimdi hastalık tüm halkımızın evlerine, ocaklarına sirayet etmiştir.
Yeniden üretme kararlılığımıza kavuşacağız.