folkart, orion,

BANDIRMA’DA OLMAYAN İKİ BÜYÜK ADAM

Bugün 19 Mayıs… 16 Mayıs’ta Galata rıhtımından hareket eden Bandırma Vapuru Samsun’a varmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Şişli’deki 6 ay zarfında hazırlık yaparken Milli Mücadele için mutabık olduğu arkadaşlarından İsmet ve Fevzi Paşaların İstanbul’da kalmasını ve Genelkurmay’ı kontrol etmelerini ister. O yüzden İsmet ve Fevzi Paşalar harekat planı gereği Bandırma vapurunda yoktur. Zaten bilahare görülecektir ki, Mustafa, İsmet ve Fevzi Paşalar, Kurtuluş’un ve Kuruluş’un ilk üçüdür. Mustafa Kemal Paşa “Tek Adam”, İsmet Paşa “İkinci Adam”, Fevzi Paşa da “Üçüncü Adam”dır. O yüzden daha 12 Eylül darbesine kadar memleketin her yerinde Atatürk, İnönü ve Çakmak portreleri yan yana asılıydı.

“Tek Adam”ın Akıllıca Tahkimi

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in siyasetini İsmet İnönü’ye, askeriyesini ise Conkbayırı’ndan beri beraber olduğu muhafazakar kişiliğiyle bilinen Fevzi Çakmak’a emanet etmiştir. Fevzi Paşa, aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’dan sonra “Mareşal” unvanı ile taltif edilen tek askerdir. Kendisine zaten halk arasında “Mareşal” denirdi. O yüzden Fevzi Paşa 1924’te milletvekilliğini bırakarak askerliği tercihi etmiştir. İsmet İnönü ise 1923’ten 1937’ye kadar “başbakan” olarak görev yapacaktır. 10 Kasım 1938’de ise oybirliğiyle, bu arada ordunun, yani Çakmak’ın da onayıyla Atatürk’ün vefatının ardından “Cumhurbaşkanı” seçilecektir. Böylece, Kurtuluş ve Kuruluş’un ikinci ve üçüncü adamı olan İsmet İnönü Cumhurbaşkanı, Fevzi Çakmak da Genelkurmay Başkanı olarak birlikte çalışmışlardır. Ta ki 12 Ocak 1944’te, 68 yaşındaki Mareşal’in tam da doğum gününde (12 Ocak 1876-10 Nisan 1950) Askeri ve Mülki Tekaüt Kanunu’na göre yaş haddinden emekli edilene kadar… Buraya dikkat buyurun, Çakmak’ın emekliye ayrıldığı tarih, aynı zamanda artık İkinci Dünya Savaşı’nın küllendiği, Türkiye’nin savaşa girmeden tarafsız kalarak bir beladan kurtulduğu tarihtir. Mareşal Fevzi Çakmak, 3 Ağustos 1921’den 12 Ocak 1944’e kadar 22 yıl 5 ay 9 gün süre ile Cumhuriyet tarihinin en uzun süre ile genelkurmay başkanlığı yapan askeridir.

Fakat Mareşal yine de emekliye ayrılışını içine sindiremez! Bunun üzerine siyasete döner ve 1946’daki ilk çok partili genel seçimlerinde DP listesinden bağımsız olarak aday olup milletvekili seçilir ve 1924’te ayrıldığı TBMM’ye girer. 1948’de ise DP ile de anlaşamayıp Millet Partisi’ne katılır kurucu üye olarak. 10 Nisan 1950’de vefat ettiğinde Eyüp’te bir dergaha gömülür ve cenazesine yüzbinler katılır. Bir gerçek şu ki, Mareşal’in halisane muhafazakar kişiliği yanında Türk devrimine bağlılığı bir yana, zamanın onu ‘kullanmaya’ kalkan ve mütedeyyinliğin ötesindeki kesim bir yanadır.

Bu girişten, eskilerin tabiriyle “mukaddime”den sonra üniversiteden hocam, siyaset sosyolojisi dersleri aldığım Prof. Yaşar Gürbüz’ün birkaç gün önce sosyal medya hesabında yayınladığı “Fevzi Çakmak’ın Ölümü” başlıklı bir anısına geleceğim.  Girişi yapmamın nedeni ise, aşağıda yer vereceğim anının daha iyi anlaşılmasını sağlamak.

Fevzi Çakmak’ın Ölümü

“Yıl 1950 İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisiyim. İlkokuldan beri Türkiye Cumhuriyeti’nin üç kurucusundan biri olarak bildiğimiz Mareşal Fevzi Çakmak vefat etmiş. İsmet İnönü’nün iktidardaki son ayı. Doğal olarak ulusal yas ilan edilmesi, radyo yayınlarının bu mateme uygun programlar uygulaması gerekirken, bunların hiçbiri yapılmıyor. Radyolar tam tersi şen şakrak müzik yayınına devam ediyor. 1938’den beri iktidarda olan İnönü iyice yıpranmış. Tabii Çakmak’a karşı bu umursamaz tutumun faturası İnönü’ye çıkarılıyor.

Üniversite gençliği olarak, hepimiz son derece kızgınız, ateş püskürüyoruz. Taksim’de bir miting yapma fikri aramızda hızla yayılıyor. Ertesi gün Taksim’deyiz. Taksim’de o zamanki İnönü Parkı (Gezi Parkı) merdivenlerinin üstündeki büyükçe alanda toplanacağız, oradan Harbiye’deki Radyoevi’ne yürüyüp yayını kestireceğiz.  İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi’ndeki yakın arkadaşım rahmetli Cevdet Şamikoğlu ile birlikte mitinge katılmaya karar veriyoruz, Laleli’den tramvayla Taksim’e çıkıyoruz. Gezi Parkı merdivenlerinin üstündeki geniş alanın tam ortasında, her tarafından tahtalarla koruma altına alınmış kendisi görünmeyen muazzam bir şey var. Yıllardan beri gördüğümüz bu gizlenmiş büyük kütlenin, oraya dikilecek bir İnönü heykelinin kaidesi olduğu söyleniyor. Bu da zaten çok kızdığımız bir şey. Taksim Atatürk anıtının düzeyinin üstünde bir İnönü heykeli dikilmesi fikri gençliği, hepimizi çok kızdırıyor. Her halde hissedilen bu büyük memnuniyetsizlik nedeniyle, gizlenmiş bu kaide hiç dokunulmadan yıllar yılı orada duruyor. Gezi Parkı’nda toplanıyoruz. O gizemli kaidenin etrafı çok sayıda askeri güçle kuşatılmış biz onun yanından geçerek yukarıda toplanmaya gidiyoruz. Ben biraz kaide tarafına kaymışım, elindeki süngü takılmış tüfeği üstümüze doğrultmuş vaziyette tutan bizim yaşlardaki bir askerin süngüsü nerdeyse böğrüme saplanacak. Büyük kızgınlıkla “ne yapıyorsun süngüyü karnıma sokacaksın” diye bağırıyorum. Heykel kaidesini koruyan bu saf Anadolu çocuğunun sözleri hala kulağımda; ‘Vatanımı savunuyorum!’.

Neyse üstteki alanda toplanıyoruz, sayımız gitgide artıyor. Karşımızda da bizim oradan Harbiye yönüne gitmemizi engelleyecek, copları ellerinde büyük bir polis gücü. Cevdet’e diyorum ki oğlum bunlar saldırırsa arkada kaçacak yerin sonu 3-4 metrelik duvar, kaide tarafında duralım da hiç değilse merdivenlerden kaçarız. Yok ya şu kalabalığa bak bize saldıramazlar diyor. Sayımız her an artıyor Taksim Meydanı’ndan hiç durmadan gençler geliyor.

Polisler bir anda copları çekip kıyası vurmaya başlıyorlar, biz kalabalığın orta kısmındayız, öndekiler bize doğru geriliyor. Bizi o 3-4 metre yüksekliğindeki duvara sürüyorlar. Korktuğum başıma geliyor ve o yüksek duvardan hepimizi bir çağlayanın suları gibi aşağıya yuvarlıyorlar. Tam can pazarı, birbirimizin üstüne düşüyoruz. Bir kırığımız yok ama canımız çok yanmış. Öfkemiz tavan yapmış, Cevdet’le kalkıyoruz bu kez Harbiye’ye Radyoevi’ne gitmek için tramvay yoluna yönelen kalabalığın en ön sırasındayız.

Bir süre ‘Radyo sussun!’ sloganlarıyla ilerliyoruz. Karşımızda yine bir polis barikatı, bu polisler copsuz, kol kola girmişler bir duvar gibi yolumuzu kesmişler. Karşı karşıya kısa bir süre birbirimize bakıyoruz. Sonra polislerin üstüne saldırıyoruz. Arkamızdaki en az on bin kişiyi tutmaları imkansız, polisler darmadağın oluyor, hemen karşımdaki yaşlıca polisin yere yuvarlandığını, başından şapkasının fırladığını görüyorum. Nihayet Radyoevi’nin önündeyiz fakat binanın etrafı çok sayıda elleri tüfekli süngülü asker tarafından kuşatılmış. Birkaç taş atılıyor ama binaya zor yetişiyor, aramızda mesafe var. ‘Radyo Sussun!’ sloganı yeri, göğü inletiyor. Epey bir süre sonra dağılıyoruz, evlere gittiğimizde radyo programlarının tamamen değiştirildiğini ve Çakmak’ın anıldığı matem programlarına döndüğünü görüyoruz. Kazandığımız zaferimizle çok mutluyuz.”

XXX

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun! Kurtuluşun ve Kuruluşun Tek Adam’ı Atatürk, İnönü ve Çakmak’ın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.