Antik Çağlardan Almanya'ya

Nasıl ki antik çağın filozofları gerçeğin yılmaz arayıcılarıysa, günümüzün medya sektörü de gerçeği ıskalatmak için vardır. Medya derken basın, sinema, televizyon, internet gibi çok geniş bir alana işaret edildiğini özellikle belirtmek gerek. O günle bugün arasındaki temel fark antik çağın filozoflarının güdümlenmesinin becerilememiş olmasıdır. Bu beceriksizlik aslında bu filozofların üstünlüğünden ziyade bu güdümlemeyi yapacak merkezi kurumların henüz bu beceriyi edinememiş olmasının sonucudur.
 
Her şey bir toz bulutuyken, yani sermaye sınıfı henüz toy ve devlet daha tam işlevsel değilken somut çıkarları dolaylı yoldan sağlamak ve güvence altına almak ortada yoktu. Olağan yaşamın ilerleyişi biraz da bizim kışlalardaki kesinlikteydi. Dolaylı bir anlatım yoktu ve yapılması ya da yapılmaması gereken dolaysız, gerekirse zorla dayatılıyordu. Zor zoru doğuruyor, kargaşa sonuçta çıkarlara zarar veriyordu. Bu tabloda din adamı kitlesinin ortaya çıkması çok normaldir. Olgusal bir çözümleme açısından bakarsak bu din adamları aslında toplumun ilk aydınlarıdır. Sonuçta çalma, öldürme gibi emirler, öğütler, tanrısal sözler malı ve zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlara verilmekteydi.

Tabi din adamlarının işlevselliği sınırlıydı. Bu dünyada çalmanın kötü olduğu, çalmayana öte dünyada ne isterse sağlanacağı söyleniyordu ama bu durum her iki dünya için de arzu edilen nesnenin aynı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Sonuçta din adamları o derece baskın hale geldiler ki onlara başkaldırı hareketleri ortaya çıktı, yani tanrısal korkular varlıksal yoksunluklara yenildi.
 
Malı canının yongası olanların bu uzun süreçlerde öğrenmeye hiç ara vermediği açık. Bu gerçekten yola çıkarak dinden bağışık aydınların daha iyi iş görebileceği anlamak biraz zaman aldı o kadar. Sistemin işleyişini çözümleyerek en zayıf yerine en öldürücü darbeyi indirerek onu değiştiremeye çalışan, tarihe adını devrimle kazımış kişiler, gruplar aynı zamanda yongacılar için de esin olmaktaydılar. Darbeyi indiren geniş kitlelere, iktidara sahip olan kesim kendi yararına çözümlemeler tıkıştırsa ne olurdu? Elbette kendileri için şahane olurdu.
 
Hırsızlar Kralı Robin Hood’un da papazı vardı, kendisine karşı savaştığı şerifin de! Din adamı canının istediği kesimin din adamı olabilir, o kesim yararına yorumlar, açıklamalar, yönlendirmeler yapabilirdi. Dahası, bir gün kafasına eserse gidip bir diğer kesimin papazlığına da soyunabilirdi. Bu aslında tamamen papazın keyfine kalmıştı. Aydın dediğimiz için de fark yoktu. Üretici sınıfların aydını olmakla sermayenin aydını olmak arasında bu seçimi yapacak kişi açısından bir kısıtlayıcılık olmazdı. Örneğin Can Dündar bir yere kadar TRT’de kamu için görev yaptı, sonra özel kanallarda ve gazetelerde mesleğini sürdürdü, sonra kendi şirketleri, sitesi eliyle çalışırken bir gün gitti Alman gazeteci olmayı yeğledi. Bu seçimleri bu kadar rahat yapabilmesi, bir aydın olarak ya da bir gazeteci olarak kişisel seçimlerinin ötesinde zorunlu bir aitliğinin olmamasıydı. Burada tuhaf olan tek şey TRT’de, özel kanalda, gazete, sitesinde ve Alman gazeteci olduğunda da onu takip eden bir kitlenin olmasıdır.
 
İşte sermaye bunu keşfetmişti. Bir aydın besle, doğru pazarla, iyi fiyattan sat ve Fareli Köyün Kavalcısı gibi peşine taktığı kitleleri istediğin gibi yönlendir. Böylece, yararına gerçek nasıl bir şeyse onu güzelce kurgula. Bunu kanıksatmak, TRT’de izlemeye başlayan adamın Türk ve Alman gazeteci arasındaki farkı göremeyecek kadar tarumar edilmesinde bir kahraman yaratarak onun kahramanlık gereği her bir aşamadan bir sonrakine geçtiğini açıklamak da zorunlu oluyor. Kahramanlık silsilesine ikna olan kitle sonunda bir Alman gazetecinin Almanya’dan kendisi hakkında kurduğu yargıları en doğru ve en gerçek yargılar sayar hale gelmektedir. Bu da, TRT’den beri emek emek kavalı takip eden farenin kahramanlığının parçasıdır.
 
Şimdi kavalın Holivud’tan nasıl üflendiğine ve peşine kimlerin takıldığına bakarak gerçekleri izlemeyi sürdürelim.
 
Gelecek hafta görüşmek ümidiyle.