Rıza Yaratıcıları

Her hükümet, kendisini iktidar kılan sınıfın, kesimin çıkarlarına öncelik verir. Bu, bir dengeyi yakalamak zorunda olması gerçeğini değiştirmemekle birlikte, temsil ettiği sınıfın niteliği doğal olarak bölüşüm ilişkilerini had safhada etkiler. Örneğin ülkemizde uygulanan katma değer vergisinin ya da iletişim ve akaryakıttan alınan özel vergilerin, geliri dikkate almadan alınması bir bölüşüm ilişkisi seçimidir. Arabanın motor hacmi ya da lüks olup olmamasına bakılarak alınan motorlu taşıt vergisi yerine ağırlığı akaryakıta vermek ya da vergiyi aslında telefonun fiyatı yükseldikçe artırmak yerine aylık kullanımı sabit oranla vergilendirmek, değerli taşlara vergi ayrıcalığı getirmek hep bölüşümle ilgili kararlardır.

Devletin hükümetin aldığı kararı icraya koyması, yani yürütmesi gerekmektedir. Yürütmenin temel unsuru ise rızadır. Bu kavramı özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası didik eden batı, rıza alma yollarını da aynı süreçte buldu, çeşitlendirdi, uyguladı. Araçla bir yere güderken tükettiğiniz yakıtın vergisinin içinizi kemirmemesi, telefonda konuşurken ya da sanal ağda gezinirken ödeyeceğiniz vergiyi düşünmemeniz aslında rızanızı verdiğinizi gösterir. Rızanızın olmadığının en açık ifadesi vergi mahkemesinde dava açmakken dolaylı ifadesi de bu kullanımlara seçenekler geliştirmenizdir. Diyelim bisiklet kullanmak veya ücretsiz ağ bağlantısı yapan noktaları yeğlemek de dolaylı rıza vermeme olabilir.

Burada gözümüzü rıza araçlarına döndürme zamanı geliyor ve Gramsci ve Althusser’in konuya dair çalışmalarına bakmak yarar taşır.

Devlet, toplumsal olan her bir olguyu ideolojik aygıta dönüştürür. Bu onun açısından bir tür varlık koşuludur. Müdahale etmediği bir alanın bulunması kendine karşı bir ivmenin ortaya çıkmasına gebedir. Her biri kontrolü altında olmalı, ortaya çıkmasına karışamadıysa bile bir adım sonrasında eline geçirmelidir. Hükümetlerin değişmesiyse belli bir sürede ve süreçte bu aygıtların hangisinin ön planda yer alacağını değiştirir. Bir hükümet derneklerle bir diğeri muhtarlara öncelik ve önem verebilir ama aynı anda diğerinin de bir önemi, ağırlığı gene olacaktır. Dolayısıyla bir avukat doğrudan hedef altında olmasa da baro eldedir. Bir akademisyen değilse de üniversitesi eldedir. Gazeteci olmasa da kuruluşu eldedir. Bunların hepsi kendi bağımsızlıklarını bayrak gibi sallayan tekil avukat, akademisyen, gazetecileri barındıran kuruluşlardır ama onlar kuruluşlarını bağımsız kılamaz. Eşyanın tabiatına terstir. Devleti ele geçirmeden onun üzerine egemenlik kurduğu tek bir kurumu ya da kuruluşu başkalaştırmak olanaklı olmaz. Bu ancak bohem lakırdı konusudur.

Bu kurum ve kuruluşların bir kısmı devletin şu biriminin bir kısmı da bu biriminin kapsamasındadır. Bu paylaşımı en güzel gözleyebildiğimiz ve bunu açık açık ortaya koyan ülke de Amerika Birleşik Devletleridir. Gazete, televizyon, yerel yönetimler, üniversiteler, araştırma enstitüleri ve benzerine dair skandallar, gene kontrol altındaki Holivud’un bize izlettiği filmlerle hepimizin bilgisi dahilindedir.

Holivudun basınla devletin iç içe geçme öyküleriyse ironik ve ibret vericidir. Kimi kendini somut çıkar uğruna satan gazetecileri gördüğümüz gibi kendini, duyduğu masallara kaptırıp dünyayı bir yok öyküde var etmeye, gerçeği aklındakine uydurmaya çalışan gazetecileri de anlatır. Bu anlatıların birinde bile devlete paralel olduğu sürece kimse kötülenmez, eleştirilmez hatta kutsanır, kahraman ilan edilir.

Bu tür bir manipülasyonun son örnekleri arasında “A Private War” adlı yapımı görmekteyiz. Dünyayı Amerika Birleşik Devletlerinin yazdığı senaryolara sığdırmaya çalışan, gerçeğin değil, Vaşington’dan atılan sopanın peşinden koşan, dünyanın her yerinden atılan sopayı geri getiren bir gazeteci öyküsünü izleriz. Gene bir sopanın peşinden koşarken ölen Marie Colvin basın camiası için ibretlik bir öykü, insanlık için utanç, gerçek aşkı açısından ihanet ve gişe bağlamında başarısızlıktır. Ama Washington onu sever.

Filmin ayrıntılarına baktıkça emperyalizmi de ideolojiyi de rıza üretimini de daha yakından göreceğiz.